İnsan bazen en çok iyiliğinden vuruluyor. Hiç beklemediği bir anda, hiç beklemediği bir sözün içinde kanıyor. Bazen bir davranış, bazen küçücük bir cümle, bazen de yalnızca bir tavır insanın içinde kapanması zor yaralar bırakabiliyor. En sonunda geriye hassas bir kırılma, sessiz bir iç çekiş ve derin bir yorgunluk kalıyor. Belki de insanı en çok yoran şey, anlam veremediği davranışlarla karşılaşmak oluyor. Çünkü insan kötülüğü bir nebze kabullenebiliyor; ama iyiliğin kötüye yorulmasını kabullenemiyor.
Karşılaştığın insanlar zamanla diğer insanlara olan bakışını
değiştiriyor. Samimiyetin yönü kayıyor, güven duygun zedeleniyor. Bir süre
sonra içinden bir daha iyilik yapmak gelmiyor. Çünkü bazı insanlar o kadar
sertleşmiş, o kadar hoyratlaşmış oluyor ki, en saf davranışı bile yanlış
anlamaya meyilli hâle geliyorlar. İyiliği bile kötü niyetle açıklamaya
çalışıyorlar. Ve albayım, insanı en çok da bu yoruyor. Çünkü insan bazen
kötülüğe değil, inceliğin değersizleşmesine üzülüyor.
İnsan bu yüzden zaman zaman gaddar biri olmak istiyor. Daha
hissiz, daha umursamaz, daha kaba biri… Çünkü incelikli kalmanın ağır bir
bedeli var artık. Düşünmenin, alttan almanın, kırmadan konuşmaya çalışmanın
bedeli çok büyük. Ama insan ne kadar isterse istesin, kendi yaradılışından
kaçamıyor. İçindeki o ince tarafı susturamıyor. İşte bu da daha çok acıtıyor.
Çünkü insan, dönüşemediği şeye üzülüyor bazen. “Ben neden onlar gibi
olamıyorum?” diye soruyor kendine. Sonra uzun uzun düşünüyor ama net bir cevap
bulamıyor.
Bir insanın iyiliğini düşünmek bile bazen “Sanane?” olarak
geri dönüyor. Bu çağın en büyük kırgınlığı belki de burada başlıyor. İnsanlar
artık birbirinin derdine yaklaşmaktan korkuyor. Çünkü samimiyetin karşılığı
çoğu zaman yanlış anlaşılmak oluyor. Birine iyi gelmeye çalışırken suçlu
durumuna düşebiliyorsun. Bir cümleyi kırmadan kurmak için çırpınırken kaba ilan
edilebiliyorsun. Oysa insan yalnızca anlaşılmak istiyor. Belki de çağımızın en
büyük yoksulluğu budur: anlaşılabilmek.
Sahi, biz bu inceliklerden ne ara uzaklaştık? Ne zaman
kırmadan konuşmak yerine kırarak güçlü görünmeye başladık? Ne zaman sert olmak,
kaba olmak, hissiz olmak bir meziyet gibi görülmeye başladı? İnsan bazen
çevresine baktığında kendini yanlış bir dönemin içine doğmuş gibi hissediyor.
Çünkü etrafında gittikçe çoğalan bir hoyratlık görüyor. Kimse kimsenin ruhuna
dikkat etmiyor artık. Herkes kendi yükünü taşımaktan o kadar yorulmuş ki,
karşısındakinin taşıdığı yükü görmez hâle gelmiş.
Bu yüzden insan yavaş yavaş kendi içine çekiliyor.
Kalabalıkların ortasında bile sessizleşiyor. Bir zamanlar uzun uzun konuştuğu
şeyleri artık birkaç kelimeyle geçiştiriyor. Çünkü anlatmanın da bir yorgunluğu
var. İnsan, sürekli yanlış anlaşılmaktan bir süre sonra konuşmaya takat
bulamıyor. İçinde birikenleri paylaşmak yerine susmayı tercih ediyor. Çünkü
bazen susmak, insanın kendini koruma biçimi oluyor.
Hayatın en garip taraflarından biri de bu zaten. İnsan çoğu
zaman en güzel zamanlarında bile hayatın kıyılarına vurabiliyor. Dışarıdan
bakıldığında her şey normal görünüyor ama içeride büyük bir savaş yaşanıyor.
İşin garibi, tüm imkânlar bazen bir sis bulutu gibi insanın etrafını sarıyor.
İnsan önünü göremez oluyor. Ne yapacağını, ne hissedeceğini, nereye ait
olduğunu bilemez hâle geliyor. İşte tam da bu yüzden insan bazen mecburi
dönüşler yapıyor. Mecburi susuşlar yaşıyor. Mecburi kayıplarla yüzleşiyor.
Bazı şeylerin içinde kalmak, dışında olmaktan daha fazla acı
veriyor çünkü. İnsan bulunduğu ortamın içinde kendini kaybetmeye başladığında,
ilk yaptığı şey kendi kıyısına çekilmek oluyor. Bu yalnızca yaşanmışlıklarla
ilgili değil. İnsan ilişkileri de insanı en çok kıyıya iten şeylerden biri
hâline geliyor. Bazen yanlış anlaşılıyorsun, bazen hiç anlaşılmıyorsun.
Yaptığın iyilik kötü algılanıyor. Karşındaki insanın incelikten habersiz
olduğunu sonradan fark ediyorsun. Sonra kendi kendine kızıyorsun. Çünkü herkesi
kendin gibi sanmanın bedelini ödüyorsun.
Bir süre sonra insan, kendini açıklamaktan bile yoruluyor.
Üslubunu anlatmaya çalışmak, niyetini açıklamak, kırmadığını kanıtlamaya
uğraşmak insanın ruhunu tüketiyor. Belki de “İnsanı en çok insan yorar.” sözü
tam olarak bunun için söylenmişti. Çünkü hayatın onca zorluğunun arasında bir
de insan ilişkilerinin yorgunluğu ekleniyor omuzlara. Zaten ağır olan yük biraz
daha ağırlaşıyor.
İnsan artık nahifliği göremeyen bir dünyanın içinde yaşamaya
çalışıyor. Bu yüzden çoğu kişi yorgun bir yalnızlığa çekiliyor. Ses tonu
değişiyor insanların. Kelimeler sertleşiyor. Eskiden uzun uzun anlatılan şeyler
artık kısa cevaplarla geçiştiriliyor. Çünkü herkes biraz yaralı. Herkes biraz
kırgın. Ve herkes biraz yorulmuş durumda.
Hayat zaten oldurmadığı şeylerle yeterince yoruyor insanı.
Kimimiz aldığımız haberlerle, kimimiz yaşadığımız olaylarla günümüze yeni bir
karanlık ekliyoruz. Özellikle hassas insanlar bu yükü daha ağır taşıyor. Çünkü
onlar yalnızca kendi acılarını değil, başkalarının acılarını da hissediyorlar.
Ruhlarına kir bulaştırmamak için çoğu zaman yalnız kalmayı tercih ediyorlar.
Yaralı olsalar bile kendi içlerinde kalmayı daha güvenli buluyorlar. Çünkü
artık insan yalnızca anlaşılabileceği bir yer arıyor.
Zaman da ayrı bir yük bırakıyor insanın omzuna. Ellerimizden
kayıp giden zamana bakıyoruz bazen ve kendi kendimize soruyoruz: “Kaçıncı
yorgunluğumuzu yaşıyoruz?” Belki de bugüne kadar ertelediğimiz her şeyin bir
anda üzerimize çöktüğü döneme denk geldik. Günlerin üzerinde dağılmayan bir sis
var sanki. İnsan sürekli koşuyor ama hiçbir yere yetişemiyor. Sürekli bir
şeyleri düzeltmeye çalışıyor ama eksiklik hissi peşini bırakmıyor.
Duyduğumuz sözler bile anlamını kaybetmeye başladı artık.
İnsan bazen konuşmaya bile üşeniyor. Çünkü içinde büyük bir tükenmişlik hissi
oluşuyor. Kendimizden beklentilerimizi sürekli ertelemişiz. “Bugün değilse
yarın” diyerek geçirdiğimiz zamanların ardından geriye dönüp baktığımızda
içimizi en çok pişmanlık acıtıyor. Sonra insan, ruhunun en derin yerinde kalan
küçücük bir umuda sarılıyor. Belki hâlâ bir şeyler değişir diye düşünüyor.
Oysa geçen zamanın geri dönüşü yok. Hepimiz bunu biliyoruz.
Ama buna rağmen geleceği de sürekli üzülerek tüketiyoruz. Sürekli düşünmek,
sürekli aynı yaraların içinde dolaşmak insana yalnızca daha büyük bir karanlık
bırakıyor. İşte tam da bu noktada insan kendine şu soruyu soruyor: “Ben ne
yapıyorum?” Belki de insanın hayatındaki en önemli soru budur. Çünkü bu soru
bazen bir uyanış oluyor. İnsan o anda fark ediyor neyi ertelediğini, neyi ihmal
ettiğini, neyin içinde kaybolduğunu.
Bu yüzden insan bazen bazı şeylere veda etmeli. Gerekirse
okkalı vedalar etmeli. Çünkü bazı başlangıçlar ancak bazı vedalardan sonra
mümkün oluyor. İnsan kendi hayatında tozlu bir sayfa hâline gelmemeli.
Hatalarının içinde boğulmamalı. Çünkü şaşırdığı yerde bile yeni bir başlangıç
ihtimali vardır.
Ama kabul etmek gerekiyor ki mücadele insanı yoruyor.
Özellikle de hiç bitmeyen mücadeleler… İnsan bir süre sonra neyle uğraşacağını
şaşırıyor. Artık yaralarının hangisinin daha az acıttığını hesaplamaya
başlıyor. Mutluluğun varlığını unutuyor bazen. Oysa yaşam yalnızca bundan
ibaret değildi. Daha güzel tarafları da vardı. Peki ne oldu da bu kadar
yorulduk? Ne oldu da güzel melodilerin yerini gürültüler aldı?
Belki de gerçekten özgür değiliz. Belki sadece özgür
olduğumuzu düşünerek kendimizi avutuyoruz. Çünkü hepimiz görünmeyen yüklerin
içinde sıkışmış durumdayız. Buna rağmen birbirimize güçlü görünmeye
çalışıyoruz. Gülüyoruz, konuşuyoruz, planlar yapıyoruz ama gecenin bir saatinde
biriken her şey bir anda içimize çöküyor. İnsan bazen hangi düşüncesine
yetişeceğini bile bilemiyor.
Hayat gerçekten acımıyor. İnsan da bunu zamanla öğreniyor.
Tepkisizliğin bile bir tepki olduğunu kimse fark etmiyor artık. Bu yüzden bazı
insanlar kitaplara, sessizliğe, doğaya sığınıyor. Bir nebze olsun nefes
alabilmek için… Çünkü insan bazen yalnızca huzurlu bir nefes almak istiyor.
Bulunduğu yerden kalkma cesaretini göstermek değiştiriyor
insanı. İnsan durduk yere sertleşmiyor aslında. Karşılaştığı kırgınlıklar,
gördüğü davranışlar onu buna mecbur bırakıyor. Bazıları da tam tersine, onlar
gibi olmamak için susuyor. Belki de “sineye çekmek” dediğimiz şey tam olarak
budur.
Artık insan her sohbetin içinde olmak istemiyor. Çünkü
yoruluyor. İnsanlar artık anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ediyor.
Herkes yalnızca kendi görmek istediğini görüyor. Bu yüzden birçok insan kendini
bu devre ait hissetmiyor.
Ama yine de insanın içinde küçücük de olsa bir iyi kalma
çabası var. Çünkü bazı insanlar kalplerine tek bir siyah leke bile düşsün
istemiyor. O lekenin zamanla büyüyeceğini biliyorlar. Önce bir harf, sonra bir
kelime, sonra koca bir karanlık oluyor çünkü. İnsan artık karanlıklara boğulmak
istemiyor. Öznesini bazen kaybetmek istemez insan…
Belki de bu yüzden biraz mola vermek gerekiyor. İnsan ruhu
yoruluyor. Dostluklardan, yanlış anlaşılmalardan, sevgisizlikten, insan
ilişkilerinin kaosundan yoruluyor. Sonra “Ne gereği var?” diye düşünmeye
başlıyor. Bazen düşünmek insan için büyük bir hastalıkmış. İnsan bunu görüyor
ve yaşıyor zamanla. İçinde bulunduğu durumlar, hassas ruhuna çok ağır
gelebiliyor. Bir kelime insanı karanlığa, ışıksızlığa itmeye yetiyormuş. Hassas
insanları üzmeyin, kırılganlıklarını yüzüne vurmayın. Her şeye kırılıyorsun
demeyin en başta. Onu öyle kabul edin. Kırılması en azından kötülük etmek
istemediğindendir. Bunu öyle bilin. Kibirli olmak, intikam almak
istemediğindendir. Ama günümüzde bu acizlik, mızmızlık gibi anlaşılıyor. Basit
insanlar gibi görülüyoruz. Toplumun getirdiği bu düzen bizleri daha da yoruyor.
Alay konusu oluyoruz çoğu zaman. Özellikle ego kasmak isteyenlerin işine
geliyor bu durum. Öyle kişiler de var değil mi hâlâ hayatınızda? Ama size bir
şey söyleyeyim mi? En güçlüsü biziz. Çünkü elimizde türlü türlü kozlar
oluşabilecekken bunları kötüye kullanmıyoruz. Bazen ince düşündüğümüz için
sıktığımız, boğduğumuz oluyordur elbette. İnsan bazen bir şeyin düzelmesi için
ya da iyi olması için çok çabaladığında ters etkiyle karşılaşabilir. Onun
haricinde kin yok, nefret yok, çıkar yok. Sanırım bu tip duygularla karşılık
veren insanlar daha iyi görünüyor. Anlamdım ben, değişik sanırım. Bir haller
oldu bize. Devirin nereye yıkıldığını kestiremiyorum artık. Bu yüzden bizler de
susma yolunu tercih ediyoruz çoğunlukla. Artık şu kısıtlı zamanın
toksiklikleriyle uğraşmak istemiyoruz. İçimize çekilip sessizce yaşamaya
çalışıyoruz. Eskiden yeni insanlarla tanışmak için heyecanlanırken şimdi kimse
gelmesin diye sağa sola bakınıyoruz. Çünkü artık öyle bir toplum oluştu ki
kafamızda önce dilini bilmek istiyoruz. Oysa insan önce samimiyetle gelmeliydi…
İnsanlar neden birbirini bu kadar yoruyor bilmiyorum. Ama
artık merak etmiyorum da. Bazı şeyleri pas geçmeyi öğreniyorum. Çünkü susmak
bazen gerçekten çok güzel bir şey. Özellikle de anlatamayacağını bildiğin
yerlerde… Çünkü konuşmanın israf olacağını hissettiğin an o sohbetten bir keyif
alamayacağını hissediyorsun. Artık bu seziyi öğrendik. Zaman hibe olmasını
beklemek yerine, olabilir haklısın deyip geçmeyi bazen doğru buluyoruz. Aslında
öyle değil demenin yorgunluğunu gözümüzün önüne getirdiğimizde bundan
kaçınıyoruz işte. İnsan biraz da olsun nefes almak istiyor. Gerekli olduğunda
kaçarak.
Bu yazınında teması yorulmak. Kelimelerle gelen
yorgunluklar, cümlelerle gelen ağırlıklar. Biraz kaçış yazısı bu sözlerinin
nereye gideceğini bilmeden söyleyenlerden. Kırmanın pik yaptığı, incitmenin
alay konusu olduğu bir ortamdan uzaklaşmak. Herkes insan ve herkes bir gün
ölecek. Umarım ölmeden farkına varırlar, hassas insanların da var olduğunu…
Umudum; Belki bir gün hepimiz biraz dinlenmiş oluruz. Belki
bir gün insanlar birbirinin ruhuna daha dikkatli yaklaşır. Belki bir gün
incelik yeniden değer görür.
O güne kadar kendinize iyi bakın. Kalbinize iyi davranın.
Yorulmadığınız, kırılmadığınız ve kendinizi ait hissedebildiğiniz bir hayatınız
olsun.
Esenlikler…
Ruhunun dinlendiği huzuru bulduğun bir müsaade olsun.🙏
YanıtlaSilUmarım öyle olur… Umarım herkes için geçerli olur. Ben sadece bu durumlarda konuşamayanların da sesi olmak istedim.. Bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey biraz sessizlik ve kendini toparlayabileceği bir huzur oluyor. Güzel dileğiniz için teşekkür ederim. Bilmukabele 🙏
SilOkurken kendi iç sesimi okur gibi oldum. Ait hissettiğimiz yerde olmak temennisiyle..
YanıtlaSil