BİRAZCIK MÜSAADEDİR İNSAN.. - Birmiftahis

13 Mayıs 2026 Çarşamba

BİRAZCIK MÜSAADEDİR İNSAN..

 İnsan bazen en çok iyiliğinden vuruluyor. Hiç beklemediği bir anda, hiç beklemediği bir sözün içinde kanıyor. Bazen bir davranış, bazen küçücük bir cümle, bazen de yalnızca bir tavır insanın içinde kapanması zor yaralar bırakabiliyor. En sonunda geriye hassas bir kırılma, sessiz bir iç çekiş ve derin bir yorgunluk kalıyor. Belki de insanı en çok yoran şey, anlam veremediği davranışlarla karşılaşmak oluyor. Çünkü insan kötülüğü bir nebze kabullenebiliyor; ama iyiliğin kötüye yorulmasını kabullenemiyor.

Karşılaştığın insanlar zamanla diğer insanlara olan bakışını değiştiriyor. Samimiyetin yönü kayıyor, güven duygun zedeleniyor. Bir süre sonra içinden bir daha iyilik yapmak gelmiyor. Çünkü bazı insanlar o kadar sertleşmiş, o kadar hoyratlaşmış oluyor ki, en saf davranışı bile yanlış anlamaya meyilli hâle geliyorlar. İyiliği bile kötü niyetle açıklamaya çalışıyorlar. Ve albayım, insanı en çok da bu yoruyor. Çünkü insan bazen kötülüğe değil, inceliğin değersizleşmesine üzülüyor.

İnsan bu yüzden zaman zaman gaddar biri olmak istiyor. Daha hissiz, daha umursamaz, daha kaba biri… Çünkü incelikli kalmanın ağır bir bedeli var artık. Düşünmenin, alttan almanın, kırmadan konuşmaya çalışmanın bedeli çok büyük. Ama insan ne kadar isterse istesin, kendi yaradılışından kaçamıyor. İçindeki o ince tarafı susturamıyor. İşte bu da daha çok acıtıyor. Çünkü insan, dönüşemediği şeye üzülüyor bazen. “Ben neden onlar gibi olamıyorum?” diye soruyor kendine. Sonra uzun uzun düşünüyor ama net bir cevap bulamıyor.

Bir insanın iyiliğini düşünmek bile bazen “Sanane?” olarak geri dönüyor. Bu çağın en büyük kırgınlığı belki de burada başlıyor. İnsanlar artık birbirinin derdine yaklaşmaktan korkuyor. Çünkü samimiyetin karşılığı çoğu zaman yanlış anlaşılmak oluyor. Birine iyi gelmeye çalışırken suçlu durumuna düşebiliyorsun. Bir cümleyi kırmadan kurmak için çırpınırken kaba ilan edilebiliyorsun. Oysa insan yalnızca anlaşılmak istiyor. Belki de çağımızın en büyük yoksulluğu budur: anlaşılabilmek.

Sahi, biz bu inceliklerden ne ara uzaklaştık? Ne zaman kırmadan konuşmak yerine kırarak güçlü görünmeye başladık? Ne zaman sert olmak, kaba olmak, hissiz olmak bir meziyet gibi görülmeye başladı? İnsan bazen çevresine baktığında kendini yanlış bir dönemin içine doğmuş gibi hissediyor. Çünkü etrafında gittikçe çoğalan bir hoyratlık görüyor. Kimse kimsenin ruhuna dikkat etmiyor artık. Herkes kendi yükünü taşımaktan o kadar yorulmuş ki, karşısındakinin taşıdığı yükü görmez hâle gelmiş.

Bu yüzden insan yavaş yavaş kendi içine çekiliyor. Kalabalıkların ortasında bile sessizleşiyor. Bir zamanlar uzun uzun konuştuğu şeyleri artık birkaç kelimeyle geçiştiriyor. Çünkü anlatmanın da bir yorgunluğu var. İnsan, sürekli yanlış anlaşılmaktan bir süre sonra konuşmaya takat bulamıyor. İçinde birikenleri paylaşmak yerine susmayı tercih ediyor. Çünkü bazen susmak, insanın kendini koruma biçimi oluyor.

Hayatın en garip taraflarından biri de bu zaten. İnsan çoğu zaman en güzel zamanlarında bile hayatın kıyılarına vurabiliyor. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyor ama içeride büyük bir savaş yaşanıyor. İşin garibi, tüm imkânlar bazen bir sis bulutu gibi insanın etrafını sarıyor. İnsan önünü göremez oluyor. Ne yapacağını, ne hissedeceğini, nereye ait olduğunu bilemez hâle geliyor. İşte tam da bu yüzden insan bazen mecburi dönüşler yapıyor. Mecburi susuşlar yaşıyor. Mecburi kayıplarla yüzleşiyor.

Bazı şeylerin içinde kalmak, dışında olmaktan daha fazla acı veriyor çünkü. İnsan bulunduğu ortamın içinde kendini kaybetmeye başladığında, ilk yaptığı şey kendi kıyısına çekilmek oluyor. Bu yalnızca yaşanmışlıklarla ilgili değil. İnsan ilişkileri de insanı en çok kıyıya iten şeylerden biri hâline geliyor. Bazen yanlış anlaşılıyorsun, bazen hiç anlaşılmıyorsun. Yaptığın iyilik kötü algılanıyor. Karşındaki insanın incelikten habersiz olduğunu sonradan fark ediyorsun. Sonra kendi kendine kızıyorsun. Çünkü herkesi kendin gibi sanmanın bedelini ödüyorsun.

Bir süre sonra insan, kendini açıklamaktan bile yoruluyor. Üslubunu anlatmaya çalışmak, niyetini açıklamak, kırmadığını kanıtlamaya uğraşmak insanın ruhunu tüketiyor. Belki de “İnsanı en çok insan yorar.” sözü tam olarak bunun için söylenmişti. Çünkü hayatın onca zorluğunun arasında bir de insan ilişkilerinin yorgunluğu ekleniyor omuzlara. Zaten ağır olan yük biraz daha ağırlaşıyor.

İnsan artık nahifliği göremeyen bir dünyanın içinde yaşamaya çalışıyor. Bu yüzden çoğu kişi yorgun bir yalnızlığa çekiliyor. Ses tonu değişiyor insanların. Kelimeler sertleşiyor. Eskiden uzun uzun anlatılan şeyler artık kısa cevaplarla geçiştiriliyor. Çünkü herkes biraz yaralı. Herkes biraz kırgın. Ve herkes biraz yorulmuş durumda.

Hayat zaten oldurmadığı şeylerle yeterince yoruyor insanı. Kimimiz aldığımız haberlerle, kimimiz yaşadığımız olaylarla günümüze yeni bir karanlık ekliyoruz. Özellikle hassas insanlar bu yükü daha ağır taşıyor. Çünkü onlar yalnızca kendi acılarını değil, başkalarının acılarını da hissediyorlar. Ruhlarına kir bulaştırmamak için çoğu zaman yalnız kalmayı tercih ediyorlar. Yaralı olsalar bile kendi içlerinde kalmayı daha güvenli buluyorlar. Çünkü artık insan yalnızca anlaşılabileceği bir yer arıyor.

Zaman da ayrı bir yük bırakıyor insanın omzuna. Ellerimizden kayıp giden zamana bakıyoruz bazen ve kendi kendimize soruyoruz: “Kaçıncı yorgunluğumuzu yaşıyoruz?” Belki de bugüne kadar ertelediğimiz her şeyin bir anda üzerimize çöktüğü döneme denk geldik. Günlerin üzerinde dağılmayan bir sis var sanki. İnsan sürekli koşuyor ama hiçbir yere yetişemiyor. Sürekli bir şeyleri düzeltmeye çalışıyor ama eksiklik hissi peşini bırakmıyor.

Duyduğumuz sözler bile anlamını kaybetmeye başladı artık. İnsan bazen konuşmaya bile üşeniyor. Çünkü içinde büyük bir tükenmişlik hissi oluşuyor. Kendimizden beklentilerimizi sürekli ertelemişiz. “Bugün değilse yarın” diyerek geçirdiğimiz zamanların ardından geriye dönüp baktığımızda içimizi en çok pişmanlık acıtıyor. Sonra insan, ruhunun en derin yerinde kalan küçücük bir umuda sarılıyor. Belki hâlâ bir şeyler değişir diye düşünüyor.

Oysa geçen zamanın geri dönüşü yok. Hepimiz bunu biliyoruz. Ama buna rağmen geleceği de sürekli üzülerek tüketiyoruz. Sürekli düşünmek, sürekli aynı yaraların içinde dolaşmak insana yalnızca daha büyük bir karanlık bırakıyor. İşte tam da bu noktada insan kendine şu soruyu soruyor: “Ben ne yapıyorum?” Belki de insanın hayatındaki en önemli soru budur. Çünkü bu soru bazen bir uyanış oluyor. İnsan o anda fark ediyor neyi ertelediğini, neyi ihmal ettiğini, neyin içinde kaybolduğunu.

Bu yüzden insan bazen bazı şeylere veda etmeli. Gerekirse okkalı vedalar etmeli. Çünkü bazı başlangıçlar ancak bazı vedalardan sonra mümkün oluyor. İnsan kendi hayatında tozlu bir sayfa hâline gelmemeli. Hatalarının içinde boğulmamalı. Çünkü şaşırdığı yerde bile yeni bir başlangıç ihtimali vardır.

Ama kabul etmek gerekiyor ki mücadele insanı yoruyor. Özellikle de hiç bitmeyen mücadeleler… İnsan bir süre sonra neyle uğraşacağını şaşırıyor. Artık yaralarının hangisinin daha az acıttığını hesaplamaya başlıyor. Mutluluğun varlığını unutuyor bazen. Oysa yaşam yalnızca bundan ibaret değildi. Daha güzel tarafları da vardı. Peki ne oldu da bu kadar yorulduk? Ne oldu da güzel melodilerin yerini gürültüler aldı?

Belki de gerçekten özgür değiliz. Belki sadece özgür olduğumuzu düşünerek kendimizi avutuyoruz. Çünkü hepimiz görünmeyen yüklerin içinde sıkışmış durumdayız. Buna rağmen birbirimize güçlü görünmeye çalışıyoruz. Gülüyoruz, konuşuyoruz, planlar yapıyoruz ama gecenin bir saatinde biriken her şey bir anda içimize çöküyor. İnsan bazen hangi düşüncesine yetişeceğini bile bilemiyor.

Hayat gerçekten acımıyor. İnsan da bunu zamanla öğreniyor. Tepkisizliğin bile bir tepki olduğunu kimse fark etmiyor artık. Bu yüzden bazı insanlar kitaplara, sessizliğe, doğaya sığınıyor. Bir nebze olsun nefes alabilmek için… Çünkü insan bazen yalnızca huzurlu bir nefes almak istiyor.

Bulunduğu yerden kalkma cesaretini göstermek değiştiriyor insanı. İnsan durduk yere sertleşmiyor aslında. Karşılaştığı kırgınlıklar, gördüğü davranışlar onu buna mecbur bırakıyor. Bazıları da tam tersine, onlar gibi olmamak için susuyor. Belki de “sineye çekmek” dediğimiz şey tam olarak budur.

Artık insan her sohbetin içinde olmak istemiyor. Çünkü yoruluyor. İnsanlar artık anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ediyor. Herkes yalnızca kendi görmek istediğini görüyor. Bu yüzden birçok insan kendini bu devre ait hissetmiyor.

Ama yine de insanın içinde küçücük de olsa bir iyi kalma çabası var. Çünkü bazı insanlar kalplerine tek bir siyah leke bile düşsün istemiyor. O lekenin zamanla büyüyeceğini biliyorlar. Önce bir harf, sonra bir kelime, sonra koca bir karanlık oluyor çünkü. İnsan artık karanlıklara boğulmak istemiyor. Öznesini bazen kaybetmek istemez insan…

Belki de bu yüzden biraz mola vermek gerekiyor. İnsan ruhu yoruluyor. Dostluklardan, yanlış anlaşılmalardan, sevgisizlikten, insan ilişkilerinin kaosundan yoruluyor. Sonra “Ne gereği var?” diye düşünmeye başlıyor. Bazen düşünmek insan için büyük bir hastalıkmış. İnsan bunu görüyor ve yaşıyor zamanla. İçinde bulunduğu durumlar, hassas ruhuna çok ağır gelebiliyor. Bir kelime insanı karanlığa, ışıksızlığa itmeye yetiyormuş. Hassas insanları üzmeyin, kırılganlıklarını yüzüne vurmayın. Her şeye kırılıyorsun demeyin en başta. Onu öyle kabul edin. Kırılması en azından kötülük etmek istemediğindendir. Bunu öyle bilin. Kibirli olmak, intikam almak istemediğindendir. Ama günümüzde bu acizlik, mızmızlık gibi anlaşılıyor. Basit insanlar gibi görülüyoruz. Toplumun getirdiği bu düzen bizleri daha da yoruyor. Alay konusu oluyoruz çoğu zaman. Özellikle ego kasmak isteyenlerin işine geliyor bu durum. Öyle kişiler de var değil mi hâlâ hayatınızda? Ama size bir şey söyleyeyim mi? En güçlüsü biziz. Çünkü elimizde türlü türlü kozlar oluşabilecekken bunları kötüye kullanmıyoruz. Bazen ince düşündüğümüz için sıktığımız, boğduğumuz oluyordur elbette. İnsan bazen bir şeyin düzelmesi için ya da iyi olması için çok çabaladığında ters etkiyle karşılaşabilir. Onun haricinde kin yok, nefret yok, çıkar yok. Sanırım bu tip duygularla karşılık veren insanlar daha iyi görünüyor. Anlamdım ben, değişik sanırım. Bir haller oldu bize. Devirin nereye yıkıldığını kestiremiyorum artık. Bu yüzden bizler de susma yolunu tercih ediyoruz çoğunlukla. Artık şu kısıtlı zamanın toksiklikleriyle uğraşmak istemiyoruz. İçimize çekilip sessizce yaşamaya çalışıyoruz. Eskiden yeni insanlarla tanışmak için heyecanlanırken şimdi kimse gelmesin diye sağa sola bakınıyoruz. Çünkü artık öyle bir toplum oluştu ki kafamızda önce dilini bilmek istiyoruz. Oysa insan önce samimiyetle gelmeliydi…

İnsanlar neden birbirini bu kadar yoruyor bilmiyorum. Ama artık merak etmiyorum da. Bazı şeyleri pas geçmeyi öğreniyorum. Çünkü susmak bazen gerçekten çok güzel bir şey. Özellikle de anlatamayacağını bildiğin yerlerde… Çünkü konuşmanın israf olacağını hissettiğin an o sohbetten bir keyif alamayacağını hissediyorsun. Artık bu seziyi öğrendik. Zaman hibe olmasını beklemek yerine, olabilir haklısın deyip geçmeyi bazen doğru buluyoruz. Aslında öyle değil demenin yorgunluğunu gözümüzün önüne getirdiğimizde bundan kaçınıyoruz işte. İnsan biraz da olsun nefes almak istiyor. Gerekli olduğunda kaçarak.

Bu yazınında teması yorulmak. Kelimelerle gelen yorgunluklar, cümlelerle gelen ağırlıklar. Biraz kaçış yazısı bu sözlerinin nereye gideceğini bilmeden söyleyenlerden. Kırmanın pik yaptığı, incitmenin alay konusu olduğu bir ortamdan uzaklaşmak. Herkes insan ve herkes bir gün ölecek. Umarım ölmeden farkına varırlar, hassas insanların da var olduğunu…

Umudum; Belki bir gün hepimiz biraz dinlenmiş oluruz. Belki bir gün insanlar birbirinin ruhuna daha dikkatli yaklaşır. Belki bir gün incelik yeniden değer görür.

O güne kadar kendinize iyi bakın. Kalbinize iyi davranın. Yorulmadığınız, kırılmadığınız ve kendinizi ait hissedebildiğiniz bir hayatınız olsun.

Esenlikler…





 

3 yorum:

  1. Ruhunun dinlendiği huzuru bulduğun bir müsaade olsun.🙏

    YanıtlaSil
    Yanıtlar
    1. Umarım öyle olur… Umarım herkes için geçerli olur. Ben sadece bu durumlarda konuşamayanların da sesi olmak istedim.. Bazen insanın en çok ihtiyacı olan şey biraz sessizlik ve kendini toparlayabileceği bir huzur oluyor. Güzel dileğiniz için teşekkür ederim. Bilmukabele 🙏

      Sil
  2. Okurken kendi iç sesimi okur gibi oldum. Ait hissettiğimiz yerde olmak temennisiyle..

    YanıtlaSil

Bu Blogda Ara