2026 - Birmiftahis

7 Haziran 2026 Pazar

Codependent

Haziran 07, 2026 2 Comments

 Fazla ÅŸiÅŸirdiÄŸi balonların ruhunda patladığını gören insan deÄŸiÅŸir. Daha sonra kendini ihmal ettiÄŸi duyguları, kimliÄŸini görür. Bazen böyle olması gerekir. BaÅŸkasına olan bağımlılıklarını kendininmiÅŸ gibi sanmasını bir yerde bırakması ve görmesi gerekir. Bırak olsun demek belki de en güçlü insanın kendine güvenini yerine getiren olgudur. Çünkü biri sözünden döner, biri uzaklaşır, biri davranışlarını deÄŸiÅŸtirir ve nedenini anlayamazsın. PeÅŸinden koÅŸmak hala iyi gelmeye çalışma hali seni oldukça fazla yorar. Seni kendinden ve özgüveninden uzaklaÅŸtırır. Kendini kendi gözünde deÄŸersizleÅŸtirirsin. Ne gereÄŸi var? Bazen sadece bırak olsun dersin. Ne olacaksa olsun. İnsanların yaralı yerlerine dokunmanın iyileÅŸtikten sonra karşılığı genelde görmezden gelmek olur. Birçok insanın ÅŸikayeti ve üzüntüsüdür bu. Peki neden insanlar böyle? Neden iliÅŸkilerde hep pragmatistler? Bilmiyorum. Pek argümanları olacağını da sanmıyorum. O yüzden her insan iyiliÄŸi taşıyamayabilir diye düşünüyorum. Ve herkesi iyiliÄŸi karşılayamaz. Bazen yalnız baÅŸlarına kalmaları gerekir. İyiliÄŸin, deÄŸerin sadece fayda saÄŸlamak aracı olmadığını öğrenmeleri gerekir. Çünkü bu tür insanlar insanların içindeki o incecik iyiliÄŸi koparmaya çalışıyorlar. İyiliÄŸi bilmeyene, deÄŸer kavramını vicdanının ortasına koymayana yapılan tüm iyilikler onun çıkarına göre yapılanır. Tek düşüncesi kendidir. Bir zaman sonra seni, sizi paspasın altındaki anahtar olarak görmeye baÅŸlar. Yeterli dozu aldığında sizden uzaklaÅŸmaya ve yoÄŸunluklarına öne sürmeye baÅŸlarlar. Tanıdık geldi mi? Bu da bir psikolojinin kazanç sistemidir. İnsan tevazu kavramını benimseyemediÄŸinde olacak sonuç genelde budur. Suç bulunmaz elbette ya da suçlu aranmaz. Ama iyiliÄŸi yapan insan genelde kendini suçlu hisseder. Nasreddin hocanın dediÄŸi gibi; hırsızın hiç mi suçu yok? Diye düşünmez. Hassas bir düşünceye sahip olmanın üzüntüsünü ve acısını yaÅŸar. Bu yüzden insan en çok duygusunu anlayan insana denk gelmek ister... 

Nöroanatomist Dr. Jill Bolte Taylor'a göre, bir duygu biyokimyasal ve fiziksel bir tepki olarak vücutta en fazla 90 saniye sürer. Bir buçuk dakikadan sonra hissetmeye devam ettiÄŸimiz duygular, o duyguya zihnimizde ürettiÄŸimiz "hikayeler" ve düşüncelerdir. BaÅŸka bir deyiÅŸle, o anı zihnimizde tekrarlayarak duygusal tepkiyi kendi kendimize yeniden tetikleriz. Kendine sor. Bunun içinde kalmayı neden seçiyorsun? Var mı buna bir cevabın? Bazen insan acı çekse de sırf hareket etmemek için o duruma o duyguya razı olur. Kendini bir zindanın içine kendi elleriyle teslim eder. Bir duygunun bekçisi olmayı seçer. Bu duygu onu ziyan etse bile. Çürümenin duygusal olarak yıkıntısı büyük olur insan için. “Hayır hareket etmemeliyim” korkusu ya da cesaretsizliÄŸi bir hayatı ya da bir zamanı çöpe attırır. Oysa insan arada bir hava almalı. En körelmiÅŸ haline bile hava aldırmalı. BulunduÄŸu konumu ya da ruhu adlandırmalı. Sürekli bir duygu yoktur hayatın içinde. Tıpkı mevsimler gibi. Dalgalı bir hayatın dalgasız bir yaÅŸamı arzu edersiniz ki olamaz. Gülerken aniden gelebilecek bir hüzün hissi de gelebilir, üzgünken bir anektodun sizi güldürmesi de olabilir. Dozunu kaçırıyoruz bazen iÅŸte duygusal tepkilerin ya da başımıza gelen olayların. Her ÅŸeye bir anlam yüklemek zorunda deÄŸiliz bazen. Bazı ÅŸeyler anlamsız kalmadı insanın hayatında. Bu bilinmezlik halinde yük etmemeli ama. Bu ince çizgiyi iyi belirlemeli insan. Her ÅŸeye yetiÅŸemez tüm duygular dahil. Ama hissetmekten de kaçamaz. Bunu idrak edince hayat ve başına gelenler daha anlaşılabilir ve daha salt olabilir. Her ÅŸeye sıkı sıkıya baÄŸlanmak ya da hissetmek yani dozunu kaçırmak insanın hayattaki dengesini de bozabilir. Åžarkı da dediÄŸi gibi; yaÅŸanacaksa yaÅŸanacak ayrılıklar mutsuzluklar. Bu yüzden hissiyatlarını 6 dakika durup düşünmek sana fayda ve ferahlık saÄŸlayacaktır. Unutma insan hissettiÄŸinde deÄŸil sabit kaldığında bulur kendini, yani bazen… 


    Tamamlanmayan yazılar vardır hayatta. Ve buna raÄŸmen, her gün biraz daha “Bana neler oluyor?” sorusu artar insanın hayatında. Kendi vazifesi olmayan ÅŸeylerle fazlasıyla ilgilenir. Bazen insan, boÅŸ vermeyi öğrenmeli. “Olabilir.” diyebilmeli. Kendinde olan güzellikleri görebilmeli. Çünkü insan olmak, biraz da kendine bakmaktan geçer. Öyle deÄŸil mi? Anlatılan hikayelerin birçoÄŸuna kendimizi koyarız. Onların gözünden deÄŸil de kendi gözümüzden olayı nasıl yaÅŸarız, nasıl tepki veririz ona bakarız. Bazen faydalı olsa da hassas bir kalp için çok ağır bir sürece vesile olabiliyor. O acıyı kaldıramıyor bazen hassas insanlar. Garip bir veba ki bu insan kurtulamıyor. OlduÄŸu insan hiç olmak istemediÄŸi bir insana dönüyor. Farkl yollardan geçip yine de aynı kiÅŸi olmayı baÅŸarıyor. En çok kırılmayı adı gibi ezberlemiÅŸ insanlar böyle kalıyor. Kırılınca deÄŸiÅŸirmiÅŸ insanlar dedikleri genelde pek olmuyor. O kıyamama hissi, Onun gibi olmamak hissi, insanı bazen çok fazla yoruyor. Ne gerek var ki o bana yaptı ben de ona yapayım diye düşünüyor. Ama pratiÄŸe dökemiyor. İçindeki iyi taraf onu bir ÅŸekilde ikna edip yine aynı kiÅŸi olmasını saÄŸlıyor. Kelimelerin önemini öğreniyor bu acı dolu sürede. İnsan kelimelerle kendini baÄŸdaÅŸtırıyor bir süre sonra. İnceliÄŸinden kopan kelimeleri baÄŸrına basıyor. Canını yaksa da buyurgel diyor. İnsanı belki de ençok bu sahip çıkma güdüsü yakıyor. Kendini ateÅŸe bilerek yine kendi atıyor. İçinde olan bu iyimserlik kendine ateÅŸ olarak geri dönüyor. İnsan belki de böyle yanarak büyüyor. Böyle birikerek var oluyor. Hassas bir yol garip bir mecra ve beklenmeyen bir hareket.  Evet hayatta bazı ÅŸeyler hep eksik kalıyor, kalacak ve tamamlanmayacak. İnsan bunu hayatının bir bölümünde eksilerek ya da baÅŸka bir olayla yüzleÅŸerek anlıyor. Ve anlıyor bazı ÅŸeylerin tamamlanması zorunluluk deÄŸildir, eksik de kalabilir. Hayatın içince onlarca buna dair duygularımız, hislerimiz olacak. Ya keÅŸke olsaydı dediÄŸimiz birçok ÅŸey olmayacak. Ya da olurların kıyısından dönecek. Tıpkı Yapım aÅŸamasnıda olan inÅŸaatların önünde yazan tabeladaki bitiÅŸ tarihinin geçmesi gibi. Birçok ÅŸey ertelenecek, birçok ÅŸey aniden iptal olacak. Bunlara kolay adapte olabilidiÄŸinde ya da daha az sinirlenebildiÄŸinde bambaÅŸka birine dönüşeceksin. Hayatta bu da olabiliyormuÅŸ diyebilmek en büyük kabülleniÅŸlerin kilidini açıyor. Sinirlenmenin, öfkelenmenin dozu elbette önemli. Hayatın içinde bunlarda olacak. Mühim olan limiti. Sen kendini ve kendinde olanları biraz da olsa kontrol edebildiÄŸinde hayatta olanlara tepkin ve hayatına biraz sakinlik ve olabilirlik girecektir. Kolay mı? Çok zor. Ama zorun sonrası da kolaylıktır. Öyle deÄŸil mi? …


Unutacaksın bazen, olmamış gibi yapmayı öğreneceksin. yerine yenilerini koyabilmek için. Ya da bunu istemesen de o gelip seni bulacak. Bazen fark etmeyeceksin. Hayatta bazen bazı ÅŸeyler hiç fark etmeden senin dışında gerçekleÅŸir. Senin bir etkin yoktur ama olmuÅŸtur. Senin de oldu mu? Tepkin ne oldu? Üzüntü, kırgınlık, mutluluk ya da neÅŸe hangisi ile doldu? İşte başına gelen bu olaylar hayatını bambaÅŸka bir yöne çevirebiliyor. Gününü zindan edip ya da gününü neÅŸelendirebiliyor. Böyle öğreniyoruz, öğrenmek durumunda kalıyoruz bazı tepkileri. TepkisizliÄŸi bile bu sebeplerle öğrenebiliyoruz. Åžaşırışlarımız çocukça ve bunu genellikle saklayamıyoruz. Gerek aÄŸzımızdan çıkan sözlerle gerekse vücut dilimizle belli ediyoruz. Kendimizi bir anda hiç olmadık yerde ya da hiç olmadık bir ruh halinde bulabiliyoruz. Saniyesine deÄŸiÅŸebiliyor zaman ve yaÅŸam. Ne oldu demeye kalmadan, olanın içinde buluyoruz kendimizi. Bir sahilin kumsalında hissettiÄŸimiz gülüşten, bir ayazın dondurucu soÄŸuÄŸuna bir anda geçebiliyoruz. Bu yüzden hayata biraz da anlık olarak bakmak gerekiyor. Bugün bir kahve bardağının üzerinde yazan bir not görmüştüm mesela. Onu okumadan önce gayet ciddi ve somurtkandım. Üzerinde yaÅŸan ÅŸey ise:” En boÅŸ gecen günler, kiÅŸinin gülmediÄŸi ve kahve içmediÄŸi günlerdir.” Bir yandan kahvenin reklamını ve albenisini uyandırırken bir yandan da aslında gün içinde unuttuÄŸumuz o güzel eylemin önemini vurguluyordu. ÅžaÅŸkın kaldım biraz ve sonra düşündüm. Neden gülemiyoruz? Neden gülmek için bir ÅŸeyler bulamıyoruz? Oysa tonlarca üzülecek olay ve yaÅŸam var. İçinde hiç yok mu tebessüm edecek sakarlıklarımız, söylemlerimiz, hatta aptallıklarımız? Neden gülmeyi bu kadar basite alamıyoruz? Ya da zorlaÅŸtırıyor muyuz? Bilmiyorum. Gün içinde hatırladığımız sinir olduÄŸumuz onca olay vardır kuÅŸkusuz. Kimisi beklenmedik çalan zile kızgındır, kimisi gereksiz basılan kornaya, kimisi yüksek sesle bağıran bir vatandaÅŸa. Ya gülerek hatırladığımız? Gün içinde hangisinin toplamı daha fazla? Bir kahveden onlarca ÅŸey düşündüm aklıma geldi. Ama en çok gülme konusuna takıldım iÅŸte. Buradan kastım sürekli gülün vs deÄŸil. Ama o en yorgun olduÄŸunuz anda bile kendinizi fark edip birazcık gülümseyin. Kimseye olmasa bile kendinize. Bunu fazlasıyla hak ediyoruz. “Gülüp geçti” demek bazen tüm günü daha da güzelleÅŸtirebiliyor. Mesela bugün ilk uyandığında hangi ruh haliyle uyandın? Ve bu ruh hali dünün kalanı mı bugünün baÅŸlangıcı mı? Kimimiz dünden kalan halimizle bugünü yaÅŸamaya çalışıyoruz. Belki de bu yüzden dünün tekrarını yaşıyor gibi her günümüz aynı diyoruz. Oysa yeni bir gündü. Tüm analog ya da dijital saatlerdeki sayılar deÄŸiÅŸmiÅŸti. Ama neden biz hâlâ aynı kaldık? Neden bunu kendimize hiç sormadık? Muallak gibi.  Bazen sıfırdan baÅŸlamak dünün ne olduÄŸuna bakmaksızın yaÅŸamak daha yumuÅŸak geçiÅŸler yapmamızı saÄŸlayabiliyor. Tıpkı yarının telaşını bugün yaÅŸamak gibi. Ya öyle olmayacaksa diye sormayı unutarak. Bazen de böyle bir düşünceyi denemek gerekiyor. Hayat biraz da deneme yanılma yolu deÄŸil midir? Hiçbir ÅŸeyi denememiÅŸ, denemeye yeltenmemiÅŸ birine birine yaşıyorsun denir mi?


Ruhun ile en son nereye gittin ve nereye ait hissettin kendini? Nerede ağız dolusu gülüp unuttun zamanın geçtiÄŸini? Yakın zamana? ÇocukluÄŸuna ya da nereye? Bazen gün içindeki sıkıntılardan böyle bir yerlere gitme ihtiyacı hissederiz. En mutlu olduÄŸumuz ana dönmek isteriz. Bilgisayardaki sistem geri yükleme tuÅŸuna basarız. Çünkü tüm saf mutluluk hissimiz bazen orada kalmıştır. Günün hiç ummadığımız ÅŸekilde baÅŸlaması ya da haber sitelerini açtığımızda gördüğümüz ÅŸu anın varlığından uzaklaÅŸtırır bizi. Hele bir de hassas bir kalbe sahipseniz epey kaçışınız kolay olur. BirçoÄŸumuz bu nedenle hiçbir haberi ve gündemi okumaz takip etmez. Birazcık sakinlik ve rahat bir nefes alma yani kendiyle kalma halindedir. Bu CoÄŸrafaya maalesef her an her ÅŸey deÄŸiÅŸebiliyor. Hiç umulmadık bir konser haberi mutlu ederken hiç umulmadık bir 3. sayfa haberi “ yuh bu kadar da olmaz” dedirtebiliyor. O yüzden ülkecek artık çok ÅŸaşıran ülkeler arasında birinci sıraya yerleÅŸtiÄŸimizi düşünüyorum. Resmi kayıtların bir çoÄŸu yalan nasılsa… Artık rahatlıkla bu bir yalan diyebiliyoruz. Kimimiz aldanıyoruz ya da aldanmak istiyoruz. Çünkü bu biraz da kolayımıza geliyor. Çünkü karşıya geçip bir fikir edinmek, bir eylem sunmaktan ziyade hıııı demek daha kolayımıza geliyor. İnsan artık belki de daha fazla yorulmak istemiyor. Onları da anlayabiliyorum. Fikirler ve bunların çatışmaları çatışmalar yorar insanı. Zihinsel yorgunluk tüm sistemi dağıtabilir. Siz de düşünürken ne kadar yorulduÄŸunuzu fark etmiÅŸsinizdir. Bu yüzden herkes kendine has. Ama sokaklarda aynıyız. Merhabalaşıyoruz her gün. Kimimiz saati kimimiz yol tarifi soruyor. Komik bulduÄŸumuz bir ÅŸeye birlikte gülebiliyoruz. Aynı farklılıkları, farklı aynılıklar ile görünebiliyoruz.  Tek farkımız kimimiz tabelalara bakarken kimimiz gökyüzüne bakıyor. Kimimiz edindikleriyle kimimiz hiç edinmek istemedikleriyle yan yana aynı durakta bekleyip gidiyoruz…


Sonlara geliyorum, az kaldı… Åžu an buraya kadar gelip okuduÄŸunda ne sormak isterdin kendine? Okurken ne canlandı zihninde? Kim olman gerekirken hayat seni nasıl birine dönüştürdü? En çok kendine neyi sormayı unuttun? Hemen cevap verme. Biraz düşün. Ama gün içinde olanları hesaba katma, genel bir düşünme olsun. Ya da son zamanlar da olabilir. Kendinde en çok unuttuÄŸun ÅŸey ne? Bunu yorumlara yazın lütfen.


Çehrenizin gökyüzü gibi güzel, Ruhunuzun bir yaÄŸmur damlası gibi hafif ve berrak olması dileÄŸiyle. Unutmayın gülmek çok ÅŸey ifade eder. Tüm tozlar uçar gider, bir parça tebessüm daima hatırlanır. Gün içinde bolca gülmeyi bir de kendinize bakmayı unutmayın. Esenlikler… 

Dipnot: Sürçülisan ettiysem afola.









13 Mayıs 2026 Çarşamba

BİRAZCIK MÜSAADEDİR İNSAN..

Mayıs 13, 2026 3 Comments

 Ä°nsan bazen en çok iyiliÄŸinden vuruluyor. Hiç beklemediÄŸi bir anda, hiç beklemediÄŸi bir sözün içinde kanıyor. Bazen bir davranış, bazen küçücük bir cümle, bazen de yalnızca bir tavır insanın içinde kapanması zor yaralar bırakabiliyor. En sonunda geriye hassas bir kırılma, sessiz bir iç çekiÅŸ ve derin bir yorgunluk kalıyor. Belki de insanı en çok yoran ÅŸey, anlam veremediÄŸi davranışlarla karşılaÅŸmak oluyor. Çünkü insan kötülüğü bir nebze kabullenebiliyor; ama iyiliÄŸin kötüye yorulmasını kabullenemiyor.

Karşılaştığın insanlar zamanla diğer insanlara olan bakışını değiştiriyor. Samimiyetin yönü kayıyor, güven duygun zedeleniyor. Bir süre sonra içinden bir daha iyilik yapmak gelmiyor. Çünkü bazı insanlar o kadar sertleşmiş, o kadar hoyratlaşmış oluyor ki, en saf davranışı bile yanlış anlamaya meyilli hâle geliyorlar. İyiliği bile kötü niyetle açıklamaya çalışıyorlar. Ve albayım, insanı en çok da bu yoruyor. Çünkü insan bazen kötülüğe değil, inceliğin değersizleşmesine üzülüyor.

İnsan bu yüzden zaman zaman gaddar biri olmak istiyor. Daha hissiz, daha umursamaz, daha kaba biri… Çünkü incelikli kalmanın ağır bir bedeli var artık. Düşünmenin, alttan almanın, kırmadan konuÅŸmaya çalışmanın bedeli çok büyük. Ama insan ne kadar isterse istesin, kendi yaradılışından kaçamıyor. İçindeki o ince tarafı susturamıyor. İşte bu da daha çok acıtıyor. Çünkü insan, dönüşemediÄŸi ÅŸeye üzülüyor bazen. “Ben neden onlar gibi olamıyorum?” diye soruyor kendine. Sonra uzun uzun düşünüyor ama net bir cevap bulamıyor.

Bir insanın iyiliÄŸini düşünmek bile bazen “Sanane?” olarak geri dönüyor. Bu çağın en büyük kırgınlığı belki de burada baÅŸlıyor. İnsanlar artık birbirinin derdine yaklaÅŸmaktan korkuyor. Çünkü samimiyetin karşılığı çoÄŸu zaman yanlış anlaşılmak oluyor. Birine iyi gelmeye çalışırken suçlu durumuna düşebiliyorsun. Bir cümleyi kırmadan kurmak için çırpınırken kaba ilan edilebiliyorsun. Oysa insan yalnızca anlaşılmak istiyor. Belki de çağımızın en büyük yoksulluÄŸu budur: anlaşılabilmek.

Sahi, biz bu inceliklerden ne ara uzaklaştık? Ne zaman kırmadan konuşmak yerine kırarak güçlü görünmeye başladık? Ne zaman sert olmak, kaba olmak, hissiz olmak bir meziyet gibi görülmeye başladı? İnsan bazen çevresine baktığında kendini yanlış bir dönemin içine doğmuş gibi hissediyor. Çünkü etrafında gittikçe çoğalan bir hoyratlık görüyor. Kimse kimsenin ruhuna dikkat etmiyor artık. Herkes kendi yükünü taşımaktan o kadar yorulmuş ki, karşısındakinin taşıdığı yükü görmez hâle gelmiş.

Bu yüzden insan yavaş yavaş kendi içine çekiliyor. Kalabalıkların ortasında bile sessizleşiyor. Bir zamanlar uzun uzun konuştuğu şeyleri artık birkaç kelimeyle geçiştiriyor. Çünkü anlatmanın da bir yorgunluğu var. İnsan, sürekli yanlış anlaşılmaktan bir süre sonra konuşmaya takat bulamıyor. İçinde birikenleri paylaşmak yerine susmayı tercih ediyor. Çünkü bazen susmak, insanın kendini koruma biçimi oluyor.

Hayatın en garip taraflarından biri de bu zaten. İnsan çoğu zaman en güzel zamanlarında bile hayatın kıyılarına vurabiliyor. Dışarıdan bakıldığında her şey normal görünüyor ama içeride büyük bir savaş yaşanıyor. İşin garibi, tüm imkânlar bazen bir sis bulutu gibi insanın etrafını sarıyor. İnsan önünü göremez oluyor. Ne yapacağını, ne hissedeceğini, nereye ait olduğunu bilemez hâle geliyor. İşte tam da bu yüzden insan bazen mecburi dönüşler yapıyor. Mecburi susuşlar yaşıyor. Mecburi kayıplarla yüzleşiyor.

Bazı şeylerin içinde kalmak, dışında olmaktan daha fazla acı veriyor çünkü. İnsan bulunduğu ortamın içinde kendini kaybetmeye başladığında, ilk yaptığı şey kendi kıyısına çekilmek oluyor. Bu yalnızca yaşanmışlıklarla ilgili değil. İnsan ilişkileri de insanı en çok kıyıya iten şeylerden biri hâline geliyor. Bazen yanlış anlaşılıyorsun, bazen hiç anlaşılmıyorsun. Yaptığın iyilik kötü algılanıyor. Karşındaki insanın incelikten habersiz olduğunu sonradan fark ediyorsun. Sonra kendi kendine kızıyorsun. Çünkü herkesi kendin gibi sanmanın bedelini ödüyorsun.

Bir süre sonra insan, kendini açıklamaktan bile yoruluyor. Üslubunu anlatmaya çalışmak, niyetini açıklamak, kırmadığını kanıtlamaya uÄŸraÅŸmak insanın ruhunu tüketiyor. Belki de “İnsanı en çok insan yorar.” sözü tam olarak bunun için söylenmiÅŸti. Çünkü hayatın onca zorluÄŸunun arasında bir de insan iliÅŸkilerinin yorgunluÄŸu ekleniyor omuzlara. Zaten ağır olan yük biraz daha ağırlaşıyor.

İnsan artık nahifliği göremeyen bir dünyanın içinde yaşamaya çalışıyor. Bu yüzden çoğu kişi yorgun bir yalnızlığa çekiliyor. Ses tonu değişiyor insanların. Kelimeler sertleşiyor. Eskiden uzun uzun anlatılan şeyler artık kısa cevaplarla geçiştiriliyor. Çünkü herkes biraz yaralı. Herkes biraz kırgın. Ve herkes biraz yorulmuş durumda.

Hayat zaten oldurmadığı şeylerle yeterince yoruyor insanı. Kimimiz aldığımız haberlerle, kimimiz yaşadığımız olaylarla günümüze yeni bir karanlık ekliyoruz. Özellikle hassas insanlar bu yükü daha ağır taşıyor. Çünkü onlar yalnızca kendi acılarını değil, başkalarının acılarını da hissediyorlar. Ruhlarına kir bulaştırmamak için çoğu zaman yalnız kalmayı tercih ediyorlar. Yaralı olsalar bile kendi içlerinde kalmayı daha güvenli buluyorlar. Çünkü artık insan yalnızca anlaşılabileceği bir yer arıyor.

Zaman da ayrı bir yük bırakıyor insanın omzuna. Ellerimizden kayıp giden zamana bakıyoruz bazen ve kendi kendimize soruyoruz: “Kaçıncı yorgunluÄŸumuzu yaşıyoruz?” Belki de bugüne kadar ertelediÄŸimiz her ÅŸeyin bir anda üzerimize çöktüğü döneme denk geldik. Günlerin üzerinde dağılmayan bir sis var sanki. İnsan sürekli koÅŸuyor ama hiçbir yere yetiÅŸemiyor. Sürekli bir ÅŸeyleri düzeltmeye çalışıyor ama eksiklik hissi peÅŸini bırakmıyor.

DuyduÄŸumuz sözler bile anlamını kaybetmeye baÅŸladı artık. İnsan bazen konuÅŸmaya bile üşeniyor. Çünkü içinde büyük bir tükenmiÅŸlik hissi oluÅŸuyor. Kendimizden beklentilerimizi sürekli ertelemiÅŸiz. “Bugün deÄŸilse yarın” diyerek geçirdiÄŸimiz zamanların ardından geriye dönüp baktığımızda içimizi en çok piÅŸmanlık acıtıyor. Sonra insan, ruhunun en derin yerinde kalan küçücük bir umuda sarılıyor. Belki hâlâ bir ÅŸeyler deÄŸiÅŸir diye düşünüyor.

Oysa geçen zamanın geri dönüşü yok. Hepimiz bunu biliyoruz. Ama buna raÄŸmen geleceÄŸi de sürekli üzülerek tüketiyoruz. Sürekli düşünmek, sürekli aynı yaraların içinde dolaÅŸmak insana yalnızca daha büyük bir karanlık bırakıyor. İşte tam da bu noktada insan kendine ÅŸu soruyu soruyor: “Ben ne yapıyorum?” Belki de insanın hayatındaki en önemli soru budur. Çünkü bu soru bazen bir uyanış oluyor. İnsan o anda fark ediyor neyi ertelediÄŸini, neyi ihmal ettiÄŸini, neyin içinde kaybolduÄŸunu.

Bu yüzden insan bazen bazı şeylere veda etmeli. Gerekirse okkalı vedalar etmeli. Çünkü bazı başlangıçlar ancak bazı vedalardan sonra mümkün oluyor. İnsan kendi hayatında tozlu bir sayfa hâline gelmemeli. Hatalarının içinde boğulmamalı. Çünkü şaşırdığı yerde bile yeni bir başlangıç ihtimali vardır.

Ama kabul etmek gerekiyor ki mücadele insanı yoruyor. Özellikle de hiç bitmeyen mücadeleler… İnsan bir süre sonra neyle uÄŸraÅŸacağını ÅŸaşırıyor. Artık yaralarının hangisinin daha az acıttığını hesaplamaya baÅŸlıyor. MutluluÄŸun varlığını unutuyor bazen. Oysa yaÅŸam yalnızca bundan ibaret deÄŸildi. Daha güzel tarafları da vardı. Peki ne oldu da bu kadar yorulduk? Ne oldu da güzel melodilerin yerini gürültüler aldı?

Belki de gerçekten özgür değiliz. Belki sadece özgür olduğumuzu düşünerek kendimizi avutuyoruz. Çünkü hepimiz görünmeyen yüklerin içinde sıkışmış durumdayız. Buna rağmen birbirimize güçlü görünmeye çalışıyoruz. Gülüyoruz, konuşuyoruz, planlar yapıyoruz ama gecenin bir saatinde biriken her şey bir anda içimize çöküyor. İnsan bazen hangi düşüncesine yetişeceğini bile bilemiyor.

Hayat gerçekten acımıyor. İnsan da bunu zamanla öğreniyor. TepkisizliÄŸin bile bir tepki olduÄŸunu kimse fark etmiyor artık. Bu yüzden bazı insanlar kitaplara, sessizliÄŸe, doÄŸaya sığınıyor. Bir nebze olsun nefes alabilmek için… Çünkü insan bazen yalnızca huzurlu bir nefes almak istiyor.

BulunduÄŸu yerden kalkma cesaretini göstermek deÄŸiÅŸtiriyor insanı. İnsan durduk yere sertleÅŸmiyor aslında. KarşılaÅŸtığı kırgınlıklar, gördüğü davranışlar onu buna mecbur bırakıyor. Bazıları da tam tersine, onlar gibi olmamak için susuyor. Belki de “sineye çekmek” dediÄŸimiz ÅŸey tam olarak budur.

Artık insan her sohbetin içinde olmak istemiyor. Çünkü yoruluyor. İnsanlar artık anlamaya çalışmak yerine yargılamayı tercih ediyor. Herkes yalnızca kendi görmek istediğini görüyor. Bu yüzden birçok insan kendini bu devre ait hissetmiyor.

Ama yine de insanın içinde küçücük de olsa bir iyi kalma çabası var. Çünkü bazı insanlar kalplerine tek bir siyah leke bile düşsün istemiyor. O lekenin zamanla büyüyeceÄŸini biliyorlar. Önce bir harf, sonra bir kelime, sonra koca bir karanlık oluyor çünkü. İnsan artık karanlıklara boÄŸulmak istemiyor. Öznesini bazen kaybetmek istemez insan…

Belki de bu yüzden biraz mola vermek gerekiyor. İnsan ruhu yoruluyor. Dostluklardan, yanlış anlaşılmalardan, sevgisizlikten, insan iliÅŸkilerinin kaosundan yoruluyor. Sonra “Ne gereÄŸi var?” diye düşünmeye baÅŸlıyor. Bazen düşünmek insan için büyük bir hastalıkmış. İnsan bunu görüyor ve yaşıyor zamanla. İçinde bulunduÄŸu durumlar, hassas ruhuna çok ağır gelebiliyor. Bir kelime insanı karanlığa, ışıksızlığa itmeye yetiyormuÅŸ. Hassas insanları üzmeyin, kırılganlıklarını yüzüne vurmayın. Her ÅŸeye kırılıyorsun demeyin en baÅŸta. Onu öyle kabul edin. Kırılması en azından kötülük etmek istemediÄŸindendir. Bunu öyle bilin. Kibirli olmak, intikam almak istemediÄŸindendir. Ama günümüzde bu acizlik, mızmızlık gibi anlaşılıyor. Basit insanlar gibi görülüyoruz. Toplumun getirdiÄŸi bu düzen bizleri daha da yoruyor. Alay konusu oluyoruz çoÄŸu zaman. Özellikle ego kasmak isteyenlerin iÅŸine geliyor bu durum. Öyle kiÅŸiler de var deÄŸil mi hâlâ hayatınızda? Ama size bir ÅŸey söyleyeyim mi? En güçlüsü biziz. Çünkü elimizde türlü türlü kozlar oluÅŸabilecekken bunları kötüye kullanmıyoruz. Bazen ince düşündüğümüz için sıktığımız, boÄŸduÄŸumuz oluyordur elbette. İnsan bazen bir ÅŸeyin düzelmesi için ya da iyi olması için çok çabaladığında ters etkiyle karşılaÅŸabilir. Onun haricinde kin yok, nefret yok, çıkar yok. Sanırım bu tip duygularla karşılık veren insanlar daha iyi görünüyor. Anlamdım ben, deÄŸiÅŸik sanırım. Bir haller oldu bize. Devirin nereye yıkıldığını kestiremiyorum artık. Bu yüzden bizler de susma yolunu tercih ediyoruz çoÄŸunlukla. Artık ÅŸu kısıtlı zamanın toksiklikleriyle uÄŸraÅŸmak istemiyoruz. İçimize çekilip sessizce yaÅŸamaya çalışıyoruz. Eskiden yeni insanlarla tanışmak için heyecanlanırken ÅŸimdi kimse gelmesin diye saÄŸa sola bakınıyoruz. Çünkü artık öyle bir toplum oluÅŸtu ki kafamızda önce dilini bilmek istiyoruz. Oysa insan önce samimiyetle gelmeliydi…

İnsanlar neden birbirini bu kadar yoruyor bilmiyorum. Ama artık merak etmiyorum da. Bazı ÅŸeyleri pas geçmeyi öğreniyorum. Çünkü susmak bazen gerçekten çok güzel bir ÅŸey. Özellikle de anlatamayacağını bildiÄŸin yerlerde… Çünkü konuÅŸmanın israf olacağını hissettiÄŸin an o sohbetten bir keyif alamayacağını hissediyorsun. Artık bu seziyi öğrendik. Zaman hibe olmasını beklemek yerine, olabilir haklısın deyip geçmeyi bazen doÄŸru buluyoruz. Aslında öyle deÄŸil demenin yorgunluÄŸunu gözümüzün önüne getirdiÄŸimizde bundan kaçınıyoruz iÅŸte. İnsan biraz da olsun nefes almak istiyor. Gerekli olduÄŸunda kaçarak.

Bu yazınında teması yorulmak. Kelimelerle gelen yorgunluklar, cümlelerle gelen ağırlıklar. Biraz kaçış yazısı bu sözlerinin nereye gideceÄŸini bilmeden söyleyenlerden. Kırmanın pik yaptığı, incitmenin alay konusu olduÄŸu bir ortamdan uzaklaÅŸmak. Herkes insan ve herkes bir gün ölecek. Umarım ölmeden farkına varırlar, hassas insanların da var olduÄŸunu…

Umudum; Belki bir gün hepimiz biraz dinlenmiş oluruz. Belki bir gün insanlar birbirinin ruhuna daha dikkatli yaklaşır. Belki bir gün incelik yeniden değer görür.

O güne kadar kendinize iyi bakın. Kalbinize iyi davranın. Yorulmadığınız, kırılmadığınız ve kendinizi ait hissedebildiğiniz bir hayatınız olsun.

Esenlikler…





 

25 Ocak 2026 Pazar

İnsanın U Hâli

Ocak 25, 2026 2 Comments

Bir gün hiç ummadığın biriymiÅŸ gibi göreceksin kendini. Korkacaksın biraz. Farklılıklar tedirgin edecek seni. Bundan önce kim olduÄŸunu, ne olduÄŸunu bile unutacaksın. İşte böyle baÅŸlayacak bambaÅŸka bir yol, bambaÅŸka bir devÅŸirme yaÅŸam. “Olan” diye baÅŸlıyorsun bazen cümleye. OlaÄŸan ÅŸeylerin içinde kayboluyorsun uzunca bir süre. Yalın ayak yürüdüğün olaylar seni daha da üşütüyor hayatın içinde. Yapın deÄŸiÅŸiyor. Yıllarca oluÅŸturduÄŸun ve sana hizmet ettiÄŸini düşündüğün içindeki yapı, bazı durumlarda bir anda dağılıyor. Hiç farkına bile varmıyorsun. Sonra “Ne oldu bana?” sorusunu sormaya baÅŸlıyorsun. Artık fark etmediÄŸin o olay, senin canını yakmaya baÅŸlıyor. Alttan aldığın, “nasılsa bir ÅŸey olmaz” diye bastırdığın ÅŸeyler seni yok etmeye baÅŸlıyor. İnsan böyle böyle hiç istemediÄŸi bir insan olup çıkıveriyor. Önce tavırları, sonra kelimeleri ve kurduÄŸu cümleler deÄŸiÅŸiyor. Artık hassas biri olmuyor. Duygusal olarak yaklaÅŸtığı mevzuların kendisine birer yara olarak döndüğünü görünce daha akılcı davranmaya baÅŸlıyor. Hayatın içinde taşıyacağı bir perde var oluyor. Kendisine yük olsa da dışarıdan koruyacağını düşünüyor. Eve bazı karşılaÅŸtığı olayları görmezden geliyor ve devam ediyor. Zamanla bu bir alışkanlık hâline gelip, duyarsızlık dediÄŸimiz; aslında kendini koruma amaçlı bir davranış meydana geliyor. Çünkü hassas biri olmak, acımasız biri olmaktan daha fazla acıtıyor. Bir coÄŸrafyanın, bir duygu bombardımanının getirebileceÄŸi en korkunç insan hâline dönüşüyor. Bomba gibi tehlikeli duygulara sahip ve yüklü davranışlar meydana geliyor. “Aslında böyle yapmazdım ama mecburdum.” cümlesi kurulmaya baÅŸlıyor. İnsan, daha önceleri garipsediÄŸi ÅŸeylerin tam ortasında buluyor kendini. Belki de hayat denilen müessesenin farklı farklı dönemlerinden biri de bu. Hiç yanından bile geçmek istemeyeceÄŸin ÅŸeyleri öğrenmekle geçiyor bazı zamanlar. KaybolmuÅŸ dönemler diye adlandırdığın bir boÅŸluk oluyor. İnsanca yaÅŸayayım derken, insanlığın arka sokaklarında yaÅŸamaya baÅŸlıyorsun. Bir tedirginlik, bir halsizlik seni bu duygulara itiyor. Blade’in o gündüz yürüyen modu gibi… Güzel bir filmdir, tavsiye ederim. İşte böyle olaÄŸan dışı durumlarda nerede ne olacağını, istemeyerek de olsa öğrenmek durumunda kalıyorsun. Ruhunda beliren ıstırap kimi zaman acımasız bir davranışa, kimi zaman aÄŸlak bir insana dönüşüyor. Bulutların kırıp yere düşürdüğü damlalar gibi hissedersin. Ayakların yere basıyorken düşmenin korkusunu yaÅŸarsın… Böyle gelgitleri yüksek olan bir toplumda sabit olmak çok zor deÄŸil mi? Yapılan algıların, nereye gittiÄŸini kestirdiÄŸin bir aracın üzüntüsünü yaÅŸarsın. “Olmasın lütfen.” dersin sadece. Faydası olur mu?

Vardiyalı duygular oluÅŸmaya baÅŸlar insanda. Artık robotlaÅŸmış davranışları ve bazı olaylara karşı refleks olarak verdiÄŸi yanıtlar belirir. Günümüzü düşünürsek ve maruz kaldığımız somut ya da soyut tüm bileÅŸenlere bakarsak, artık bu normalmiÅŸ gibi geliyor. İnsan v2 denilebilecek bir tepki mekanizmasını öğreniyor. Boyutlar deÄŸiÅŸiyor, limitlerin kısalıyor ve sesin yükseliyor. Otomatik yanıtların çağı gibi geliyor bu zaman bana. İnsanlar aynı telesekretermiÅŸ gibi yalın yanıtlar vererek iletiÅŸim kuruyor. Sadece üzerlerinde “Bu bir otomatik mesajdır.” ibaresi yer almıyor. Mecbur kalınan bir iletiÅŸim oldukça yorar insanı. Olur ki bu etkileÅŸim insanın kendisiyle bile olabilir. Bir ÅŸeyler söylenir ve insan içinden çıkamaz hâle gelir. Basit gibi görünen bir kelime ya da cümle, bir baÅŸkası için aÄŸrı dağı hükmündedir. Böyle dikkatsizliklerle dolu bir dönüşüm çağında insanlar giderek bu tür varlıklara döner. Umursamazca konuÅŸmanın unutulmazlığı alıp başını gider. Eskilerdeki gibi incecik düşüncelerle dolu varlıklar birer birer silinip gider. İnsan bu davranışı kendine dair bir politika hâline getirir. “YaÅŸattıklarını yaÅŸatacağım.” mantalitesi giderek daha da popüler hâle gelir. Önce kelimeler yozlaşır, sonra insan, sonra da bir toplum. Yayılan bu kötülüğün içinde de insanca yaÅŸamaya çalışan ufak bir azınlık kalır. Her ÅŸey zıttıyla açığa çıksa da bu kötü ağızlılık o kadar yoÄŸundur ki, zıttı olan ÅŸeyler bile görünmez hâle gelir. İnsan tüm olanların ışığında epeyce kararır ve yorulur. Uymadığı bir dile, uyamadığı bir hayata soyut kalır. Bazen öyle gizli kalmak daha iyi deÄŸil mi? Edebiyatımızın ve dil bilgimizin en güzel tanımıdır “gizli özne”. Ben kullanmayı severim ve felsefi olarak baÅŸka bir boyut olduÄŸunu düşünürüm her zaman. Fark edilmemiÅŸ bir hazinedir benim için. İstediÄŸi zaman var olur, istemediÄŸi zaman görünmeyebilir. Sadece fark etmeyi seçen tarafından belirir. Belki de günümüz insanının takındığı tavır, gizli de olsa budur. Kimileri ise sürekli paylaşım yaparak var eder kendini. Zihni yolculuklarını “ben buradayım, ben ÅŸuradayım” ile ispatlamaya çalışır. Her paylaşımda parça parça dağıtır kendisinde olan bir ÅŸeyleri. Bir ÅŸeyleri anlatmak için binlerce görsel, yer ve mekân paylaşır aslında. Her paylaşım bir duygu birikiminin dışa vurumu deÄŸil midir? İnsan da fay hatları gibi, kendi içindekileri sızdıran bir varlık deÄŸil midir? İşte böyle gizli, kapalı birçok insan tipi vardır. Kimimizin yakınında, kimimizin sosyal hesaplarında vardır ve muhtemelen her gün dolaylı da olsa karşılaşırız. Kimimiz içten içe eleÅŸtirir, kimimiz onun gibi davranırız. İnsan hikâyesel bir varlık olduÄŸu için ya bir aidiyet oluÅŸturur ya da yargılamayı seçer. Bir temel arayan da olur, o temeli kafasında inÅŸa edip konuÅŸan da. Ya anlayan? Kaç kiÅŸi çıkar? Kaç kiÅŸi deÄŸerini baÅŸkasının paylaşımıyla ölçer? İnsan biraz da varlığının hissedilmesini istemez mi? BaÅŸka bir kalıba bürünse bile, var olduÄŸunu hissedenlerle daha iyi geçinmez mi? İşte bu da bir kelimeden, bir görselden çıkan insanın bambaÅŸka hâli. Yorum sizin…

Tüm olmuÅŸların ışığını kapatmak gerek bazen. Yeniye dair bir ÅŸeyler söylemek ya da çizmek istiyorsan. Olmamış gibi davranmak aptallık olur. OlduÄŸunda içinde düşmek ise saçmalık. Fark etme yetisi bu yüzden inanılmaz bir önem arz ediyor. Ve bir miktar soruyla baÅŸlıyor baÅŸlangıçlar. Düşmek kolaydır ya da takılmak. Bunun için gündelik hayatta birçok olay yaÅŸanıyor. Birçok haber küpürü meydana geliyor. Artık üçüncü sayfa haberleri giderek artıyor. Ve en korkuncu, bu haberlerin yaşı da giderek küçülüyor. BireyselliÄŸin getirdiÄŸi bu aciz tutum tüm toplumu etkiliyor. Üzüntülerle boÄŸan bir insan da artık o ışık denilen umudu yitiriyor. “Dur.” demenin artık fayda etmediÄŸi bir toplum, bir dünya hâline geliyoruz. KonuÅŸmanın önem arz etmediÄŸi, söylemenin duyulmadığı, çıkarına göre yapılan müsabakaların, arkadan çevrilen iÅŸlerin öncelik olduÄŸu zamanlara geldik. Kâr amacı gütmeyen kuruluÅŸların artık sadece bir reklam hâline geldiÄŸini görüyoruz. Pespaye insanların rahatlıkla ortada gezdiÄŸi, sokak lambalarının artık fayda etmediÄŸi büyük, karanlık bir sokak burası. Bazılarımız için bir merhabanın bile bin kez düşünüldüğü hâle gelirken, bir baÅŸkası için ulu orta sövmek, kırmak çok basit hâle geldi. İnce insan giderek incelirken, kalın insanlar giderek daha da kalınlaÅŸtı. Ortası yok artık bu toplumun ya da insanlığın. Yüzlerce yıl önce insanlığa yapılan alarm, söylenen hatta yazılan onca kitap kifayetsiz ve manasız kaldı. Okuma güdüsü olmayan insanların kan ile yazmayı öğrendiÄŸi acayip, korkunç bir çaÄŸ oldu. İnsan odaklı bir gündem yerine, bir baÅŸkasının uçkuruna düşkün olduÄŸu haberler manÅŸet yapıldı. Sessiz kalınmaması gereken konular böyle böyle örtüldü. Kaç kiÅŸi kaldık ya da kaç kiÅŸi kalacağız bilmiyorum. Ama insanların yorulduklarını görebiliyorum. Bunun için birazcık kalabalık bir ortamda yürümeniz ya da toplu taşıma kullanmanız yeterli. Yıllarca insana dair parıldayan nesneleri ve içindeki kaosun dindirilebilirliÄŸini yazdım. Fakat ben de yoruldum. Belki ilk defa insana dair umutsuz bir yazı yazıyorum. Toplumsal algının felaketine belki de ilk kez maÄŸlup oluyorum. EzilebilirliÄŸin ilk defa bu kadar kolay olduÄŸunu görmek, içinde ukde kadar insanlık olanların içini paramparça etti diye düşünüyorum. İnsan kalmak artık belki de en büyük unvanımız, korumamız gereken. Makam ve mevkilerin bu kadar boÅŸaltılmış olduÄŸunu görmek, faal olan eylemlerin sadece bireysellikten öteye gitmediÄŸini sezmek bir o kadar acı ve bir o kadar utanç verici. Onca ÅŸey okuyup yazmak bile tek bir olayı anlatmaya yetmeyebiliyormuÅŸ. Bu dönemde ilk defa gördüm ve yaÅŸadım. O kadar yobaz ve iÄŸrenç olaylar oluyor ki, insanın yaÅŸamdan imtina ettiÄŸi ÅŸeyler giderek artıyor. Artık insan adına utanmak da fayda etmiyor. Bu nedenlerden ötürü, en baÅŸta dediÄŸim gibi, kimisi onlar gibi olup o tarafa geçiyor, kimisi ise bir gard bulup o ÅŸekilde hayatına devam etmeye çalışıyor. Hakikati bozulan toplumlarda insanca yaÅŸamaya çalışmak, okyanusun dibinden çıkmaya çalışmak kadar zor. Artık atmosfer koca bir kara delik. İnsanlık onun içinde kaybolup duruyor. Bir insanın inisiyatifi bir canı yok edip birini sefalar içinde bırakabiliyor. Bir sesi var edip, diÄŸer tüm sesleri kısabiliyor. Artık dünya koca bir insan pazarı. Özgürce yaÅŸaması gereken insanoÄŸlu, artık bir baÅŸkasının seçimleriyle baÅŸ etmeye çalışıyor. YeÅŸil Yol’daki John Coffey’in dediÄŸi gibi: “Ben yoruldum patron.” diyen insanların sayısı giderek artıyor. Bu yüzden bu aralar soyutlanmak isteyen onlarca insan görüyorum; ya da susmayı ve sessiz adımlarla ilerlemeyi tercih eden. Aslında her ÅŸey birazcık tebessüm edip yaÅŸamak için. Haksızlar mı? Haksız olarak görenler çıkacak elbette. Daha fazlasını isteyen insanlar da olacak. Minik bir sevince bile ihtiyacımız olduÄŸunu bilmeyecekler. “Daha çok” diyecekler. Görmenin kıymetini bilmeden daha fazla sömürüp daha da fazla ben ben ben diyecekler. İronik deÄŸil mi? Bireysel bir düşüncenin, belki de toplumsal eziyetlere sebebiyet vereceÄŸini düşünmeyecekler. Bencillikle mücadele ediyoruz bir de. Sırf paye edinmek için bazılarının salyalarını yalayanlar var bir de. Etkisi çokça ağır olan… Ya sizce? BaÅŸka neler var dile gelmeyen fakat bizzat gördüğünüz?

Sonlara gelecek olursak, tanık olmanın bazen sanık olmaktan daha olumsuz ÅŸartlara baÄŸlı olduÄŸunu görüyorum. Takınılan tavırların artık samimiyetsiz olduÄŸunu görmek, sözün nereye gideceÄŸini bilmeden söylemek, teselli etmek adına acıya daha fazla acı eklemek ve cabası… İnsan, insanın dile getiremediÄŸi anlamı olmalı bazen. Gerçekten sahici bir görme biçimine ait olmalı. Yaralanacağız elbette ama bu, insanların hoÅŸuna giden bir ÅŸey olmamalı. DeÄŸiÅŸim ve deÄŸiÅŸtirme arzusu kötülükten arınmalı. Torpil artık sadece boÅŸ alanlarda eÄŸlenmek için patlatılmalı… Tıpkı çocukluÄŸumuzda ve eski zamanlarda olduÄŸu gibi. Verilen onca çaba, sarf edilen onca zamanın çöp olduÄŸunu görmek ve bunun için aÄŸlayarak teselli bulmaya çalışmak… Hayat bazen gerçekten çok zor. Ve kendini teselli etmeye çalışmak daha da zor. Yapay bir toplum siluetinin içinde kalmak da cabası. İnsan artık güven algısını giderek yitiriyor. Çevre dediÄŸimiz faktör giderek kendini yitiriyor. Kaldı ki insan bazen kendinde bile kendini bulamıyor. Öyle bir yaÅŸam, öyle bir kayıplık. Bazen kendine bile denk gelemiyorsun. Kendi tencerene kendi kapağın bile uyumsuz geliyor. İşte bu da sanırım insanın “U” hâli. Derinlerde bir yerde kendine denk gelme isteÄŸi. İnsanı oyalayacak tüm kalıplardan çıkaracak tek ÅŸey, belki de saf bir gülme hâli. O da olur mu? Muallak. Bu bendeki bir bırakmış mı? Bilmiyorum. Fakat çokça yorulduÄŸumu hissediyorum. Belki de ilk defa bir yazımın içine umutsuz tatlar ekliyorum. Ben en çok yanılmak istiyorum. Sizlerden birazcık müsaade arz ediyorum. SessizliÄŸin senfonisinde azıcık vakit geçirmek istiyorum. Åžarkılarla oyalanmak, dizilerle kendimi avutup kandırmak istiyorum. BürünebileceÄŸim bir surette yeniden görüşmek üzere… Kendinize iyi, kalbinize cici bakın. Esen kalın…








Bu Blogda Ara